İstanbul Sahipsiz Değil

Ayvazoğlu: "O gökdelenler, emaneti muhafaza etmeleri gereken bir iktidar döneminde dikildi!"

Sample image

Ezgi BAŞARAN / Radikal /  16 Ocak 2012, Pazartesi

Beşir Ayvazoğlu'yla muhafazakâr kesimin estetik anlayışını konuştuk: "Anadolu'dan çıkan bu kesim muazzam bir ekonomik güç elde etti ama parayla olmuyor bu işler. Nasıl harcayacağınızı da bilmelisiniz."
  
Neden?
Beşir Ayvazoğlu’nun, Türk edebiyatına hem kitaplarıyla hem de yıllar içinde yönettiği birçok edebiyat dergisiyle yaptığı katkı yadsınamaz. Kendisini kültürel muhafazakâr diye tanımlar ama belki de onun kadar gençlerle iletişim halinde olan, onları takip eden kültür insanı yoktur. Ayvazoğlu’yla buluşmamın en temel sebebi şuydu: Ona Türkiye, çok sevdiği bu ıstanbul şehri nasıl görünüyor? Ve tabii, ekonomik olarak güçlenen yeni muhafazakâr sınıfın estetik anlayışını nasıl buluyor?
 
Nasıl bir ülkeye uyandınız bu sabah?
ınternete girip gazetelerin başlıklarına baktım. Kaotik bir Türkiye… Kavga ediyor insanlar. Ergenekon, Balyoz davaları… Öte taraftan Kılıçdaroğlu’yla ilgili fezleke… Televizyondaki bültenlere baktığınızda da ilk haberlerde sürekli didişen bir ülke görüyorsunuz. Ama sokağa çıktığımızda bu kavga manzarasının aslında bir karşılığı olmadığını anlıyorsunuz. ınsanlar işlerinde güçlerinde. Fazla da aldırmıyorlar. Bizim toplumumuz kendi içinde barışık bana sorarsanız. Bakın bu coğrafya tarih boyunca yolgeçen hanı olmuştur. Bütün kavimlerin, kültürlerin, dinlerin, inançların harmanlandığı, dolayısıyla kavga konusu çıkarmanın hiç de zor olmadığı bir yerdir.

Siz bu kavgaların tarafı olmamak için gayret gösteriyor musunuz?
ıster istemez bazı konularda taraf oluyorsunuz. Türkiye’nin demokratikleşmesi söz konusu olduğunda kim yanlış adım atıyorsa, onun karşı tarafındayım. Bir de tabii kültürel meselelerde kavgamı vermekte tereddüt etmem. Mesela kültürel mirasın tahribi konusunda muhafazakârdır, devrimcidir tanımam. Kim yanlış yapıyorsa eleştiririm, zaten yazılarım da bunu gösteriyor. Ama siyasi taraf olmak anlamında, kendimi herhangi bir partinin adamı olarak görmüyorum. Zaten aşağı yukarı 1980’den beri hiçbir partiyle, hatta hiçbir cemaatle ilişkim olmadı. Birçok yerde yazıyorum ve evet her gazetenin bir yerle ilişkisi var. Ama dışarıdan aksi zannedilmesine rağmen hiçbir organik bağım yoktur. Bağımsız bir yerden bakıyorum.

Ne görüyorsunuz?
Uzun zamandır baskı hisseden, bu toprağın asli unsuru olduğu konusunda tereddüt beyan edilen, küçümsenen, fasa fiso vatandaş denilen, hatta gerektiğinde seçkin yerlere sokulmayan insanların zamanla bir güç haline gelerek taleplerde bulunduğu bir değişim görüyorum. Tabii bu kesim aynı zamanda daha önce ulaşamadığı şeylere ulaşmanın cazibesine de kapıldı. Buna bağlı olarak da zaaflar gösteriyor.

Bu zaaf çok normal değil mi?
Elbette. Bir kesim yabancı okullarda onlar okudu, Avrupa’da dil okullarına onlar gitti. Dolayısıyla seçkinler olarak Türkiye’nin kültür, sanat, edebiyat ve ekonomi hayatına egemen oldular. Müesses nizamı oluşturdular. Fakat hem ekonomik hem de kültürel manadaki bu seçkinlerin genel kitleyle organik bağı zayıftı. Bu da çatışma hattı oluşturdu. şimdi ne oluyor?

Ne oluyor?
Bir altüst oluş yaşandı. Demokratik yollar açıldığı zaman büyük kitle varlığını gösterdi. Bir güç olarak ortaya çıktı. Fakat kendi seçkinlerinin, eğitim kurumlarının olmaması dolayısıyla bocalama yaşıyor. Çünkü kendi burjuvazisi yok.

Kimin var?
Buradaki kastım şu; sanattan, edebiyattan, estetikten anlayan, hayatı güzelleştirmesini bilen insanlar grubu. şimdi Anadolu’dan çıkan bu kesim muazzam bir ekonomik güç elde etti ama parayla olmuyor bu işler. Paranızı nasıl harcayacağınızı da bilmeniz lazım. Bilmeyince biraz kitsch’leşiyor iş. Ama bu ilanihaye böyle devam edecek değil. Ekonomik gücü artan bu kesimin çocukları bu sefer güzel okullarda okuyacak. Zaten yavaş yavaş sonuçları da görülmeye başlandı.

Yönettiğiniz edebiyat dergisi vesilesiyle gençlerle bağınız var. Ne tür eğilimler görüyorsunuz?
Çok parlak gençler görüyorum etrafımda. Bu camianın da sanattan, edebiyattan, şehircilikten anlayan bir burjuvazisi oluşacak. şu anda sadece parası var. Bu da son derece normal. Bunu gayri ahlaki bulup dışlamak yerine yapıcı eleştiriler yapmak lazım. Benim yaptığım. şimdi gençlerden bir örnek: Bu çocuklar başörtüsü meselesi yüzünden yıllarca çok aşağılandılar, okullarından atıldılar. Ama haline bırakıldıklarında, kendilerini sorgulamaya başladılar.

Ne gibi bir sorgulama?
Yani acaba biz örtünüyoruz ama bu örtünüşümüz güzel mi? Daha güzel olabilir mi? Dışarı çıktığımızda dışlanmayacağımız bir estetiğe kavuşturabilir miyiz örtünmeyi? Bugüne kadar üstlerinde öyle bir baskı vardı ki, içlerine kapandılar. ıçine kapanan insan, kendi yanlışını bile savunacak duruma gelir. Hâlâ baskı tam olarak bertaraf olmamasına rağmen, artık muhafazakâr gençler özeleştiri yapmaya, kendilerini sorgulamaya başladı.

Bunu faydalı buluyor musunuz?
Elbette. ıslam medeniyetinin kodları ve normlarıyla yetişmiş, bu konuda kendine göre ahlaki kriterler edinmiş insanların, grupların, cemaatlerin iktidarın getirdiği, getireceği zaaflara eleştirel bakmasından daha normal ne olabilir? Ayrıca bir yenilik, o yeniliğin muhalifleri varsa önem taşır. Bu kesimin içindeki muhaliflerin tesir gücü olduğunu da düşünüyorum. Kendi içinde hesaplaşıyor insanlar. Ama bu kesimin yükselişinden rahatsız olanların zannettiği gibi bir iç çatışmaya dönmez. Bakın Türkiye’nin bu yaşadıklarını yaşaması gerekiyordu. Bu hesaplaşma kaçınılmazdı. Başka ülkelerde bu tür altüst oluşlar son derece kanlı geçmiştir, bizde öyle olmadı.
Doğru bir yerden başladı, doğru bir yere gidiyor. Biraz zaman alacak, belki kültürel miras ve şehircilik açısından tahribatlar yaşanacak ama doğal bir süreç bu.

Şehircilik açısından nasıl tahribatlar oluyor?
Mesela kötü camiler inşa ediyorlar. Avrupa’yı tanıyan, kendi kültürüyle iletişim kanallarını yeniden kurmuş, yani iki dünyanın dilinin de kodlarını çözmüş mimarların bu yanlışları düzelteceğini umuyorum.

Hem yerel hem merkezi yönetim bakımından gücü elinde tutan kesimin nasıl bir estetik anlayışı var?
Estetik anlayışı var mı, o da tartışılabilir. Her şey şu anda el yordamıyla yapılıyor. Dedim ya bütün eğitim kurumları ortadan kaldırılmış. ıkincil eğitim kurumları çok önemlidir. Mesela tekkeler. Türkiye’de bunları konuşmak da tabudur, sanki bin yıldır bu coğrafyada tekke geleneği yokmuş gibi. Her mizaca göre tekke vardı halbuki. Musikiden hoşlanıyorsanız, Mevlevi veya Cerrahi dergâhına giderdiniz. Yahut rakıyla aranız iyi, Bektaşi tekkesine gidersiniz. Müteşşeri olsanız, Nakşibendilere… Yani o dairenin içinde kalırdınız bir biçimde. Bu tekkeler aynı zamanda mektepti, nasıl oturulur, nasıl kalkılır, adap, erkân öğretilirdi. Tekkeler kaldırılınca insanlar bu manada ortada kaldı. Halkevleri o boşluğu dolduramadı.

O yüzden estetik anlayışı ve yorumu güdük kaldı diyorsunuz?
Hayır, insanların gelenekle bağları koptu. Zaman içinde bu kesimin yetişmiş Osmanlı bakiyesi aydınları da aradan çekilince ciddi bir boşluk doğdu. Yeni kuşaklar, Batı kültürüyle ilişki kuramadıkları gibi, içinden geldikleri dünyadan da habersiz yetişmeye başladılar. ıslam medeniyeti derseniz, önünde birtakım somut örnekler görüyor tabii. Kubbe görüyor, minare görüyor; ama bunlar bir medeniyetin sadece dış tezahürleridir. şimdi geleneği yaşatmak için her mahallede kubbeli, birkaç minareli, her minaresinde birkaç şerefe bulunan, her şerefesine beş-on hoparlör yerleştirilmiş camiler dikiliyor. Halbuki gelenek birden fazla minareye sadece selatin camilerinde izin vermişti; mahallelere bazıları ahşap, zarif, bodur minareli camiler, mescitler yapılırdı.

Tekkelerin kaldırılmasıyla oluşan kopukluk mu kitsch’liği doğurdu?
Sadece tekkeler değil, bu kültürün seçkinlerini yetiştiren kurumlar bütünüyle yok edildiği için bu sıkıntıları yaşıyoruz. Ben bir kültürel muhafazakârım, yani kültürde sürekliliğe inanırım. Asıl manasında gelişmenin ve ilerlemenin hep geçmişe atıflarla mümkün olacağını düşünürüm. Bu da derin bilgi, erüdisyon gerektirir. Aynı sıkıntılar her alanda yaşanıyor. ıçinden geldiğiniz dünyanın kültürüne yabancıysanız, istediğiniz kadar muhafazakâr olunuz; bu kültür karşısında herhangi bir yabancıdan farklı değilsinizdir.

Bu manzara sizi nasıl etkiliyor?
Üzülüyorum. Üstelik bu kültürün içinden geldiğini düşünenlerin de farkında olmadan oryantalist bakış açısı tuzağına düştüklerini görüyorum. Farkında olmadan oryantalizme düşen muhafazakârlar, aydınlar var. ışte bu, şehirlerin dokusuna, insanların davranış biçimine, günlük hayat estetiğine yansıyor. Bazen bir muhafazakârdan beklenmeyecek duyarsızlıklara da şahit oluyoruz.

Mesela?
Zeytinburnu’ndaki gökdelenler… Emaneti muhafaza etmesi gereken bir iktidarın döneminde dikildi o gökdelenler. ışte bu estetik anlayışı olmamaktan, içinden geldiği kültürü hazmedememekten kaynaklanıyor. ıstanbul bugün ıstanbul ise Osmanlı’nın büyük bir ustalıkla yedi tepeye inşa ettikleri siluet sayesindedir. Bu siluetin çevresini mahvettik, bari kendisi kalsın. Yüzde 50 oyla gelmek her şeyi yapma ehliyeti vermiyor bana göre. Ben katiyen AK Parti’nin muhalifi değilim çünkü Türkiye’deki pozitif değişimleri görüyorum. Değişimler tamamlandıktan sonra bu çapaçullukların da ortadan kalkacağını zannediyorum. Ben yaratıcı muhafazakârlık diye bir kavram üzerinde duruyorum. Yani içinden geldiğimiz kültürü bilerek yeniden keşfetmek manasında. Ne bileyim, şiirde Yahya Kemal’in, Sezai Karakoç’un, resimde Erol Akyavaş’ın, mimaride Turgut Cansever’in yaptığı gibi.

Kitsch’lik bu döneme mi has?
Katiyen değil. Menderes ve tek parti döneminde de ıstanbul tahrip edildi. Aslında bana sorarsanız, Menderes’in imar hareketleri tek parti döneminde ıstanbul’un ciddi bir biçimde ihmal edildiği fikriyle yapılmıştır. Fakat Menderes’in çevresindeki imarcıların yanlış kararları tahribe yol açmıştır. şimdi de aynı şey oluyor. Ben Tayyip Bey’in son derece iyi niyetli olduğunu sanıyorum ama tek başına her şeye hâkim olacak vaziyette değil. Münevver Ayaşlı son günlerinde bana şöyle demişti: “Evladım ıstanbul’un üç düşmanı var: Deprem, yangın ve belediyeler.” Yani imarcılar. Ben tabii bir düşmanı daha olduğunu düşünüyorum: Devrimciler.

Neden?
Osmanlı’nın her şeyine karşı çıktıkları için. Düşünün yani, ınönü’nün adına gezi parkı yapıp heykelini dikmek için Taksim Kışlası’nı yıktılar. Taksim Kışlası art nouvea üslubunda olağanüstü bir yapıydı. Dolmabahçe Sarayı’nın tiyatrohane-i şahanesini yıkıp yerine umumi hela yaptılar. Has ahırları yıkıp yerine stadyum yaptılar. Tanzimat’tan sonra ıstanbul’da yapılan tahribat anlata anlata bitirilecek gibi değildi. Devrimcisi, muhafazakârı, el ele verip muhteşem bir mirası mahvettik.

Bu site sivil inisiyatifle kurulmuştur. Herhangi bir tüzel kişiliği yoktur.
Gökdelenler yıkılana kadar yayında kalacaktır.

platforma destek öneri ve irtibat için
ePosta: Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir.