İstanbul Sahipsiz Değil

Siluet, Medeniyet ve Hükümet

Sample image

Nurullah Ardıç / AltÜst Dergisi / Kasım Aralık 2011

Gilad Şalit isimli tutuklu askerin iadesi karşılığında 1027 Filistinli mahkumun serbest bırakılmasını öngören Hamas – İsrail takas anlaşmasından sonra ilginç bir şekilde İsrail cumhurbaşkanı en ziyade Türkiye’ye teşekkür etti. Anlaşılan taraflar arasında bir ara tıkanmış olan müzakereler, İsrail’le ilişkilerin tarihin en gergin döneminde olmasına rağmen Türkiye dışişlerinin devreye girmesiyle tekrar başlamış ve anlaşma sağlanmış.  AKP hükümeti bu tür arabuluculuk girişimlerini ‘medeniyet’ kavramına (da) atıfla açıklıyor: Türkiye Orta Doğu’da ve dünya genelinde çatışma yerine barışın, işbirliğinin ve dayanışmanın hakim olması için çalışıyor, söylemiyle.


Türkiye’nin son yıllarda Haiti’den Somali’ye, Pakistan’dan Libya’ya kadar farklı coğrafyalarda yardım faaliyetlerine katılma ve İran, Filistin-İsrail, Suriye vs. gibi ülkelerdeki sorunlarda arabuluculuk misyonu yüklenme gibi bir dizi eylemle dış politikadaki etkinliğini artırdığı biliniyor. Yine hükümetin Bosna’dan Güney Afrika’ya, Libya’dan Lübnan ve Somali’ye kadar bir çok ülkede yardım faaliyetlerine öncülük etme ve genel olarak Orta Doğu’daki artan etkinliği de ‘medeniyet’ merkezli bir politikanın yansımaları olarak yorumlanıyor; ayrıca başbakan dahil bizzat hükümet üyeleri de -tepeden bakan bir dil kullanmamaya özen göstererek- izledikleri dış politikanın ‘medeniyet perspektifine’ (de) dayandığını zaman zaman ifade ediyorlar. Batı’da da giderek daha fazla yaygınlık kazanan bir kanaate göre Türkiye ‘İslam medeniyetinin’ en önemli temsilcisi olarak görülüyor --elbette kimileri bunu onaylarken kimileri de olumsuz değerlendiriyor. Nitekim Türkiye’nin öncülük ettiği ve BM bünyesinde İspanya ile beraber eş-başkanlığını yürüttüğü ‘Medeniyetler İttifakı’ da son on yılın ‘medeniyet merkezli’ dış politika anlayışının bir yansıması mahiyetinde.


Fakat yeni Türk dış politikasının diğer anlamda da ‘medeniyet perspektifine’ dayandığı söylenebilir. Nitekim başbakan sık sık hükümet olarak temel hedeflerinin “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak” olduğunu söylerken yine geçen yıl Mavi Marmara saldırısından kısa bir süre sonra, İsrail’de çıkan bir orman yangınını söndürmek için itfaiye uçaklarının gönderilmesi ve Haiti depremi sonrası yapılan yardımlar gibi olaylar bu ‘medeni’ söylemin pratik yansımaları olarak görülebilir. Ayrıca Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun sıkça vurguladığı, ‘pragmatik kaygılara değil, ilkelere dayanan’ politik tercihler ve Yunanistan ve Ermenistan’la sorunları giderme yolunda (her ne kadar tam sonuç alınamamış olsa da) atılan adımlar da Türkiye’nin ‘medeni’ bir ülke olma arayışının birer unsuru olarak okunabilir.

Peki ya iç politika?

Ancak iç politikaya bakınca (en azından bazı alanlarda) çok farklı bir manzarayla karşılaşıyoruz. AKP hükümeti iç politikada da demokratikleşme yolunda birtakım adımlar (Ergenekon ve Balyoz davaları, 2010 Referandumu ve Anayasa değişiklikleri, yeni Anayasa hazırlıkları ve hatta akim kalan ‘Demokratik açılım’ politikaları gibi) atmış ve bunlar belli ölçüde Türkiye’nin ‘medeni’ bir ülke olmasına katkıda bulunmuş olsa da diğer alanlarda durum pek parlak değil. Örneğin çeşitli iş kollarında meydana gelen yüksek miktardaki işçi ölümlerine bigane kalınması, Kürtlere kültürel haklarının verilmesi konusunda ayak sürünmesi (ki artan PKK terörüne rağmen bu gereklidir), gayr-ı müslimlere vakıf mallarının iadesinin (nihayet izin verilmiş olsa da) geciktirilmesi, bazı üniversitelerde hala başörtüsü yasağının devam etmesi vs. gibi sorunların yaşandığı insan hakları cephesinde görünen vaziyet hiç de iç açıcı değil.


Hükümetin medeniyet söylemi ve medeni ülke olma misyonuyla doğrudan tezat teşkil eden bir başka önemli sorun da -son ‘siluet’ tartışmasıyla tekrar gündeme gelen- inşaat ve betonlaşma meselesi. Elbette bu sorun yeni ortaya çıkmış değil; 1960’lardan beri Türkiye’de sanayileşme ve şehirleşme (ve göç) süreçleriyle beraber inşaat sektörü de hızlı bir ‘gelişme’ gösterdi. Hatta öyle ki Özal’lı yıllardan beri inşaat sektörü Türkiye ekonomisinin ‘lokomotifi’ oldu. Bugün de Türkiye’nin ekonomide kaydettiği dramatik büyüme rakamlarını önemli ölçüde inşaat sektörüne borçluyuz. Bunun bir kaç sebebi var. Bunlardan biri ekonominin dinamizmini sağlayan (ya da ekonomik büyümenin endekslendiği) dışarıdan sıcak para girişinin ve yabancı sermaye yatırımlarını cezbetmenin en kestirme yolu olarak inşaat sektörünün görülmesi. Büyük şehirlerde sürekli yenileri dikilen gökdelenler esasen bu amaca hizmet ediyor.


Bir başka sebep ise Türkiye’de sınıflar arası gerginlikleri azaltmanın başlıca yönteminin eskiden beri arazi rantı paylaşımı stratejisi üzerine kurulmuş olmasıdır. Yani Cumhuriyet’in başlarında küçük bir seçkin azınlık tarafından ülkenin rantına el konularak uzun süre refahtan mahrum bırakılan kitlelere bir ölçüde refahı getirme ve bu sayede onları sisteme entegre etmenin (ve onların oyunu almanın) en kolay yolu arazi rantı paylaşımı olarak görüldü. Tabi bu stratejinin diğer yüzü de (duruma göre eski veya yeni) müteahhitlerin, yani sermayenin daha da zengin edilmesidir. Esasen bu mekanizma Türkiye’de devlet güdümlü burjuvazi üretme ve bu yolla (eşitsiz bir biçimde de olsa) ekonomik büyüme sağlama şeklindeki genel stratejinin bir parçasıdır. Bu mekanizmanın bir unsuru olarak TOKİ de bir yandan -daha önceki dönemlerde gecekondu yapmalarına izin verilen ama aynı zamanda bu gecekondulara mahkum edilmiş olan- alt sınıfların durumunun iyileştirilmesi, diğer taraftan da kentsel dönüşüm projeleriyle üst ve üst-orta sınıfların şehirlerin ‘iyi’ yerlerine yerleşmelerine imkan verilmesi gibi ikili bir fonksiyon icra ediyor.
Fakat bütün bu ekonomik dönüşüm ve büyüme süreçlerinin insani maliyetleri maalesef pek hesaplanmıyor. Örneğin ülke çapında 500 küsur bin daire inşa etmiş olan TOKİ’nin (ki hükümet buna bir 500 bin daha ekleneceğini söylüyor) tabii çevreye etkisi bir yana, toplumsal dokuyu nasıl dönüştüreceği üzerinde imal-i fikir edilmiş gibi görünmüyor. Buradaki temel soru(n) şu: 500 bin (ve ileride 1 milyon) ailenin yaşadıkları mekanları, mahalleleri ve sosyal ilişkileri kısa bir sürede terk ederek yeni ilişki ağlarına dahil olmaları sosyal dokuyu nasıl etkileyecektir? Bu durumun, suç oranlarının artmasından sınıfsal konum ve ilişkilerin dönüşümüne, etnik ve mesleki kompozisyonlardan komşuluk ilişkileri ve toplumsal dayanışma kanallarına, şehir hayatının algılanması, bireyselleşme ve kimlik dönüşümlerine ve hatta siyasi tercihlere kadar bir çok alanda etkili olacağı açıktır. Kısacası, TOKİ projelerinde estetik ve toplumsal boyutların pek dikkate alınmıyor ve neredeyse pür bir mühendislik olayı olduğunun varsayılıyor olması, yakın gelecekte çok önemli toplumsal sorunların doğmasına zemin hazırlıyor.


Son dönemde gündeme gelen ve İstanbul’da sur içine batırılmış üç hançer gibi duran gökdelenler meselesi de aynı şekilde ‘medeniyet’ söylemi ve idealiyle doğrudan tezat teşkil ediyor. Aslında İstanbul’un özellikle Mecidiyeköy, Levent ve Maslak taraflarındaki gökdelenler bloğunun hem toplumsal hem de tabii dokuyu nasıl tahrip ettiği (örneğin İstanbul’un havasının temiz kalması için hayati önemdeki kuzey rüzgarlarını kestiği, Marmara tarafından ve Boğaz’dan bakıldığında devasa bir duvar şeklinde manzaranın ortasına yerleştiği vs.) bilinen olgular. Ancak ‘sur içinin’ dışındaki bu gökdelenler geleneksel büyük burjuvazinin arsızlığı olarak görülür ve eleştirilirdi; bu yapıların İstanbul’un binlerce yıllık kalbi olan sur içine giremeyeceği düşünülürdü. Şimdi ise bu da olacak gibi görünüyor: Önce Haliç üzerine yapılacak ve sur içi siluetinin bir bölümünü kapatacak olan metro köprüsü ile gündeme gelen, sonra da tarihi surların hemen dışına inşa edilen ve eski İstanbul’un görüntüsünü mahveden üç ‘ucube’ ile alevlenen ‘siluet’ tartışması doğrudan medeniyet meselesiyle ilgili. Eğer bu ‘projeler’ gerçekleşirse, binlerce yıllık tarihiyle medeniyetlerin beşiği olmuş İstanbul’a büyük bir darbe vurulmuş olacak. Ve elbette estetik ve insani kaygılardan oldukça uzak olan bu manzara, hükümetin söylemlerine ve özellikle dış siyasette uyguladığı ‘medeniyet merkezli’ politikalara da aykırıdır.


Gelinen bu nokta ironik bir biçimde, Kemalist modernleşme projesinin ‘medenileştirme’ misyonunun geldiği aşamayı da gösteriyor. Estetikten yoksun, renkli camlı gökdelenler, maliyeti ne olursa olsun Batı’yı taklit etmeye kararlı Kemalist elitlerin zihniyetiyle birebir örtüşürken, İslam-Osmanlı geleneğini toptan reddeden bu zihniyete karşı kendi ‘medeniyet dinamiklerinden’ beslendiğini öne süren ve içlerinden Turgut Cansever gibi mimarlar çıkarmış insanların geldiği nokta (Kemalistlerin bile yapamadığı) İstanbul’un kalbine gökdelen ‘saplamak’ olmamalıydı. El-insaf!


Bu site sivil inisiyatifle kurulmuştur. Herhangi bir tüzel kişiliği yoktur.
Gökdelenler yıkılana kadar yayında kalacaktır.

platforma destek öneri ve irtibat için
ePosta: Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir.