İstanbul Sahipsiz Değil

İstanbul'un yüzünde eski gölgeler

Leyla İpekçi / Zaman / 6 Aralık 2011, Salı

Geçen gün Maçka'dan Teşvikiye'ye doğru kıvrılırken, bir okulun önünde etkinlik yapıldığını gördüm. İçeride Şişli'nin belediye başkanı konuşuyordu, belki bir açılıştı, bilmiyorum. Alkış sesleri geliyordu. Sokağa asılmış flamalar arasında Atatürk flaması da vardı doğal olarak. Üzerinde şöyle yazıyordu: "Sizi izliyorum."

Ah dedim, onun bizi izlediğini düşünenler yüzünden AKM adlı kazulet bina orada öylece çürümeye terk edildi. İçindeki onca hatırasıyla. AKM gibi bir feci binayı yıktırmamak için bazı çağdaş sanatçıların ortalığı nasıl 'laik endişe ve irtica korkuları'yla velveleye verdiğini hatırlıyorum da, bu mudur diye yazmıştım kaç kereler: Bu mudur sahip çıktığınız, cumhuriyetin simgesi haline getirdiğiniz 'hayat tarzı'nı temsil eden mimari? Bu bina ile mi çoğulcu, görkemli büyük medeniyet olmayı iddia etmiştiniz?

Şişli'den Elmadağ'a yürürken kafamı kaldırır ve çocukluğumun 'ünlü binalar'ının neye dönüştüğünü izlerim. Çocuk halimle bana son derece görkemli gelen bu binaların nasıl da kargacık burgacık olduğunu ilk ne zaman keşfetmiştim? Ya Batı'dan acemice ödünç alınmış 'çeviri bir görgü'yle aralarında hiç boşluk bırakılmadan sıra sıra dizilmiş bu apartmanların yapılabilmesi için eski konakların barındırdığı kederli, acı, sert, zalim, yaslı hatıraları ilk ne zaman fark etmiştim?

Sanırım bu idrakim ben büyüdükçe uzun bir zamana yayıldı. Şişli semti görülmemiş bir hızla önce iç göçlerin, ardından kapitalizmin getirdiği 'vahşi hevesler'in ilk merkezi haline geldikçe, usul usul gerçekleşti.

Elmadağ'a doğru yürürken, son kırk yılına tanık olduğum bu caddenin geçirdiği değişimler geçer gözümün önünden. Kaldırım taşlarının aldığı farklı biçimler, büründüğü renkler, karolar, dikdörtgenler... Durmaksızın kazılan yollar, değişen trafik yönleri, park alanları, çirkin üstgeçit, dikilen ağaçlar, yeni ağaçlar, eski ağaçlar.

Asıl ilgimi çeken ise bir zamanların elitlerinin yaşadığı bu kargacık burgacık binaların şimdiki sakinleridir: Turizm acenteleri yoğunluklu olmak üzere, hukuk büroları, diş hekimleri, mobilyacılar, giyim mağazaları, oteller, kafeler, dükkânlar, dükkânlar!..

Bazen tek tük eski bir konak sıkışıp kalmıştır kazulet binaların ortasında. Vaktiyle onu da barok mimari diye aşağılayan Osmanlı seçkinleri vardı tabii. Ama ne yalan söyleyeyim, bugünkü gökdelen yağmacılığının şehre izdüşümlerini gördükçe insan oraya sığınma ihtiyacı duyuyor.

Bazen ise Tanzimat döneminden kalan bir binanın üzerine çakılmış 'çekme-çakma üç kat' daha görürüm. Bakakalırım bu senteze. 'Muhteşem karmaşalarımızın ruhu!' Evet, zamanın ruhunu kuşatan sentetik esintilere karşı çıksanız da değişim kaçınılmaz. Bir vakitler Rumların, Ermeni ve Yahudilerin yaşadığı Şişli ilçesinin çeşitli mahallelerinde artık tek tük kalmış bu azınlığı nostaljiyle yâd edenlere ise sorasım gelir: "O azınlığı evinden eden gelişmeler olurken neden sustunuz?" Hiçbirimiz yaşadığımız yerin sahibi değiliz. En fazla ait olabiliriz diyorum ısrarla. Artık iyice genişletilmiş olan ve kafe müşterilerine de, bisiklete binen gençlere de, sokak tezgâhtarlarına da yer açan 'anakaldırım'da yürürken bazen tozlanmış kalın perdelerin gerisinde tek tük kalmış ihtiyarların sessizce yaşadığını görürüm. Çocukluğumdan tanık olduğum sahneler canlanır gözümde. Feriköy'de okuduğum Fransız lisesindeki Rum, Yahudi, Ermeni sınıf arkadaşlarımın büyükannelerinin yaptığı kurabiyelerin tadını damağımda hissederim.

Radyo günleriydi. Şişli'de Sander kitabevi, 2. Abdülhamit'in yaptırdığı Etfal hastanesi, İttihatçıların önde gelenlerinin defnedildiği Abidei Hürriyet anıtı, Taşkışla, tercihli otobüs yolu, Abdülmecit'in yaptırdığı Teşvikiye Camii, Orhan Pamuk'un romanlarında yer alan 'Alaaddin'in dükkânı', Kristal büfe adlı meşhur hamburgerci, o dönemin Şişli'deki Bonjour adlı ilk ve tek kafesi, Pilavcı pasajında kaçak Marlboro ve Tobleron çikolata satıcıları... ilk anılarım arasında yer tutar.

'Şişli'de bir apartıman, yoksa eğer halin yaman' dönemi gerilerde kalmaya başlamıştı. Ama Ulus, Maslak gibi semtler henüz 'açılmamıştı' ve medeniyet izleğimizi bozuma uğratan bu binalar henüz tam demode olmamıştı.

Evet bugün İstanbul'da dikilen gökdelenler yüzünden değişen silueti eleştirmek için eskisinden de daha güçlü ve fazla sebebimiz var. Ama geçmişin yarım kalan hikâyeler ve anıları hakkıyla işitilmeden... Cumhuriyet döneminin zevk (ya da zevksizlik) algısının sosyolojik, tarihî, patolojik yönlerine, kültür ve sanattaki tecellilerine mesafe alarak bakmadan... Bugünün başdöndürücü karmaşasını ve bunun kent mimarisindeki yeni tabaka tahribatlarını tam olarak algılamamız mümkün değil. Değişim kaçınılmaz ama onun dilini nasıl kuracağız? Sonraki yazımda bu bağlamda desteklediğim 'İstanbul sahipsiz değil' oluşumundan ve 'İstanbul'un yüzüne düşen yeni gölge'den bahsedeceğim inşallah.

Bu site sivil inisiyatifle kurulmuştur. Herhangi bir tüzel kişiliği yoktur.
Gökdelenler yıkılana kadar yayında kalacaktır.

platforma destek öneri ve irtibat için
ePosta: Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir.