İstanbul Sahipsiz Değil

Minareli Şehrin Kazmaları

Sample image

Mustafa ŞEN / Milat Gazetesi / 2 Kasım 2011, Çarşamba

 Yıllar önce Boğaziçi Üniversitesi’ne felsefe okumaya gelmiştim. Benim İstanbul oluşum o zaman başladı. Okulun hazırlık sınıfına başladıktan sonra, çok önemli bir şey fark ettim: Hayır, önce İngilizce değil, İstanbul öğrenmeliydim. Nitekim öyle yaptım. İlk iş olarak kaydımı 1 yıl dondurdum ve İstanbul’u gezmeye, görmeye, okumaya, anlamaya ve yaşamaya başladım. İngilizceyi de turistlerden öğrendim.

Öper Sultanahmed Ayasofya’yı
Güneşe karışır zülüflerin de
Martılar karanfil dökerken sulara
Hiç böyle İstanbul olamadı kimse

Nuri Pakdil

Bu yazının başlığının Minareli Şehrin Kadınları kitabından mülhem olduğunu ifade ve itiraf ederek başlayalım. Yazının tamamı okununca bu başlığın neden böyle yazıldığı anlaşılmış olacaktır.
Tüm okuyucuların malumudur ki, Hz. Peygamber zatını şehre benzetmiştir, ilim şehrine; Hz. Ali’yi de o şehrin kapısına. Bu sebepten, kadim geleneğimizde kapı eşiğine basmama güzelliği varmış. Fakat size asıl söylemek istediğim şey kapı değil, şehir; yani Hz. Ali değil, Hz. Muhammed. Kapıyı, dedelerimizin hassasiyetinin derecesine işaret etmek için söyledim.

Peygamber Neden Kendini Bir Şehre Benzetir?

Bir peygamber niçin kendini şehre teşbih eder? Neticede, şehir bir mekândır. Öyleyse, neden mekâna nebevi bir teşbih var? Bunu anlayabilmek için önce mekânı ve zamanı kavramamız gerekir. Öyleyse, şu soruları soralım: Mekân nedir? Zaman nedir?
Mekân, kün sırrının taayyünüdür. Her şeyden önce, mekân, üzerine basıp geçtiğimiz veya içinde bulunduğumuz üç boyutlu bir olgu/yer değildir. Zaman kavramına gelince, zaman, kün sırrının taayyünü olarak ibda olunan varedilişin, varoluştaki taayyünüdür. Zaman dediğimizde an güne, gün düne, dün ezele, ezel Evvel’e; yine an güne, gün yarına, yarın ebede, ebed ise Ahir’e döner. Bu sadette, sadece mekân ya da sadece zaman yerine, zaman-mekân demek manayı daha iyi ifade eder. Şehir, zaman-mekân olarak, bu taayyünlerin tezahürüdür. Bu tezahür medeniyet olarak karşımıza çıkar. Bu bağlamda, medeniyet varlığın anlam dilidir. Şehir ise, varlığın anlam dilinin serimidir.
Buradan tekrar Hz. Peygamberin kendini şehre teşbihine dönelim: Hz. Peygamber neden öyle dedi acaba? Çünkü o bir anlam manzumesi, bir anlam evrenidir; şehir de öyle, şehir de bir anlam evrenidir. Şehirde kendimizi ve kendi manamızı inşa ederiz. Yani, biz şehrimiziz. Bu inşa Bedi’nin ibdasının bizim elimizle yeryüzüne inzalidir. Şehir budur.
Bu, Hz. Mevlana’nın “el-Mana Huvallah” diye aktardığı hakikatin mertebe mertebe insan seviyesine inişidir. Bir başka deyişle bu, Mana’nın, ilahi mertebeden nebevi mertebeyi ve beşeri mertebeyi insan ruhundan geçerek yine insan idrakinde hizalamasıdır. Hatırlayınız, İsmail Hakkı Bursevi Cenab-ı Allah’ın güzel isimlerini şehirlerle yorumlamış ve İstanbul için Yüce Allah’ın “Cami” ismini uygun görmüştü vaktiyle. Bakınız, bir tarafta Hz. Peygamber kendini şehre benzetiyor, diğer tarafta onun sadık bir yoldaşı şehri Allah’ın ismiyle anıyor, açıklıyor, anlamlandırıyor. Bu ne yüksek bir fehm, bu ne kudretli bir kavrayış, bu ne ince bir hikmettir!
Peki, biz bu hikmetin neresindeyiz, bunun ne kadar farkındayız? İsterseniz bunu İstanbul üzerinde, Hz. Peygamber tarafından fethedileceği, yani açılacağı söylenen şehir üzerinde sınayalım. Bakalım, İstanbul’un bir şehir olduğunun, bir anlam evreni olduğunun farkında mıyız? Bakalım, şehir olduğumuzun, İstanbul olduğumuzun farkında mıyız? Yine bakalım, bu anlam evreni üzerindeki yeni anlam inşa faaliyetlerimiz bu şehrinkiyle ne kadar anlamdaş?

Asıl İlim İstanbul Bilmektir

Yıllar önce Boğaziçi Üniversitesi’ne felsefe okumaya gelmiştim. Benim İstanbul oluşum o zaman başladı. Okulun hazırlık sınıfına başladıktan sonra, çok önemli bir şey fark ettim: Hayır, önce İngilizce değil, İstanbul öğrenmeliydim. Nitekim öyle yaptım. İlk iş olarak kaydımı 1 yıl dondurdum ve İstanbul’u gezmeye, görmeye, okumaya, anlamaya ve yaşamaya başladım. İngilizceyi de turistlerden öğrendim. Dilerseniz, şimdi birlikte, eskiden yaptığım küçük turlardan birini yapalım ve sözümüzü ve muhayyilemizi İstanbul’un tarihi silueti üzerinde gezdirelim.
İstanbul’un eşsiz bir silueti var. Bu siluet Doğu Roma, Bizans ve Osmanlı estetiği ile oluşturulmuş bir bediiyat harikası. Tabii doku mimari doku ile taçlandırılmış. İnsanın gözünü, aklını ve ruhunu rahatsız eden bir tek unsur, bir tek kusur yok. İlk örnek olarak Süleymaniye’ye bakalım. Haliç’ten yukarıya doğru oluşan tepenin üzerinde bir başka tepecik olarak inşa edilmiş; doğal yapı ve görünüm aynı üslupla bir miktar yükseltilmiş, hepsi o kadar. Kubbenin zeminle oluşturduğu açı 52 derece. Yani, oraya yüklü miktarda kum dökseniz, oluşacak tepeciğin meydana getireceği açı; tek kelimeyle muhteşem, tıpkı banisi ve mimarı gibi. Kubbenin etrafına servi benzeri minareler. Ruhunuzu, kalbinizi ve duanızı semaya yükseltiyor.
Süleymaniye’den hareket edip Sultanahmet ve Ayasofya üzerinden Topkapı Sarayı’na geçelim. Saraya Marmara tarafından baktığımızda sizi baskılayan bir yapı görürsünüz, fakat kara tarafından baktığınızda son derece mütevazı bir yapı vardır karşınızda; neredeyse görünmez bile. Neden? Belki de devlet, bu konumlanmayla düşmanına kudret, halkına tevazu göstermektedir. Ayrıca denizden gelenlere sadece kudret değil, aynı zamanda bir de mimari şölen sunuyor: Ayasofya ve Sultanahmet’in eşsiz zarafeti… Silueti oluşturan yapıları tek tek gezersek hepsi için kullanacağımız kelime aynı olacaktır: Harikulade. Bu sebeple hepsini dolaşmadan yeni yapılanmalara ve yapılara geçelim; geçelim de biraz üzülelim.
Boğaziçi hattı boyunca gördüğümüz gökdelenler tarihi siluetten başka ve ayrı bir siluet oluşturmaktadır. Bu siluet, üzerine konduğu doğal doku ile zerre miktarı bir uyum sağlamamaktadır. Boğaziçi’nin tabii yapısı güney-kuzey hattı boyunca dalgalı şekilde ilerlemekte, doğu-batı hattında ise taraçalı bir şekilde yükselmektedir. Bu yumuşak tabii görünüm üzerine yüksek yüksek sert diktörtgen benzeri binaları dikmişiz. İstanbul, “Bunu bana neden yaptın?” der gibi bakıyor gözlerimize; “bu beton kazıkları neden sapladın yüreğime,” der gibi… Orada yapılması gereken şey, o dalgalı ve taraçalı doğal yapıyı takip eden, onunla uyumlu bir mimari zarafet olmalıydı. Rahmetli Turgut Cansever’in “Mimari, donmuş musikidir,” dediği hakikat tecellisi bu olurdu her halde.
Anadolu Yakası’ndan Avrupa Yakası’na Boğaziçi Köprüsü’nden geçerken bir tarafta tarihi silueti, diğer tarafta yeni silueti görüyoruz. Aslında gördüğümüz iki farklı siluet değildir sadece; iki farklı akıl, iki farklı zevk, iki farklı tarih, iki farklı medeniyet görürüz; tabii ki, ikincisi için akıl, zevk, tarih ve medeniyet kavramlarını kullanmak aklımızı, kalbimizi ve vicdanımızı acıtmıyorsa.

Akl-ı Selim, Kalb-i Selim ve Zevk-i Selim’e Giden Yolda

Eskiden İstanbullular için akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selim sahibi insanlardır derlermiş. Ne oldu bize?!… Nerede o selim akıl, nerede o selim kalp ve nerede o selim zevk. Boğaziçi’nin olağanüstü ve eşsiz güzelliği 4 milyar küsur senede oluşmuş, biz 40 senede mahvetmişiz. Başta Gökkafes ve onun yukarısındaki bir kaç yüksek bina olmak üzere, Boğaz hattı boyunca inşa edilmiş olan yüksek binalar aklın, kalbin ve zevkin inkârıdır. Bunu nasıl yaptık? Sanki bunlar yetmezmiş gibi, Marmara tarafında bir de Zeytinburnu gökdelenlerini inşa ettik. Bu binalar belli açılardan bakıldığında tarihi siluete kan ağlatmaktadır. Neyse ki, Büyükşehir Belediyesi tarafından İstanbul’un siluetini korumak üzere bir Siluet Ana Planı kararı alındı. Kararda etkisi ve katkısı olan herkese şükranlarımı sunmak isterim. Lakin bu yetmez.
Yıllar önce saygıdeğer Orhan Erdenen şöyle bir şey anlatmıştı. Osmanlı zamanında Beylerbeyi tarafında bir köşk yapılmış. Bina bitince bakılmış ki, oranın tabii yapısına uymuyor. Hemen yıkım faaliyeti başlatılmış ve istenen o uyum sağlanacak şekilde bina üzerinde tadilat yapılmış. Yanlış hatırlamıyorsam, kendileri “Adım Adım İstanbul” kitabında da bu olaya yer vermişti. İsteyenler ayrıntıları oradan okuyabilirler. Siluet Ana Planı çerçevesinde siluete zarar veren ne varsa hukuk sınırları dâhilinde yıkılmasının takipçisi olmak hepimizin görevi olmalı. Yukarıda, bu yetmez demiş olmamın sebebi budur.
Şimdi tekrar başa dönelim. Elbette yanılıyor olabilirim ama, sanki İstanbul’a yapıp ettiklerimiz bizim İstanbul olduğumuzun, İstanbul’un bir şehir olduğunun ve Hz. Peygamber’in kendini teşbih ettiği bir anlam evreni olduğunun idrakinde olmadığımızı göstermektedir. Bizim İstanbul’a katmaya çalıştığımız anlam, İstanbul’un 4 milyar yıldan fazla bir zamandır taşıdığı anlam ile anlamdaş değil. Doğrusu bu hal, minareli şehrin ruhunu muazzep kılmaktadır. Bunu kendi ruhumda hissediyorum. Eminim sizler de hissediyorsunuzdur. Öyleyse, bir şeyler yapalım.

Bu site sivil inisiyatifle kurulmuştur. Herhangi bir tüzel kişiliği yoktur.
Gökdelenler yıkılana kadar yayında kalacaktır.

platforma destek öneri ve irtibat için
ePosta: Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir.