İstanbul Sahipsiz Değil

İstanbul mûsikîsini kaybediyor... Hacı Arif "yetiş ey gamze yetiş imdâde" diye sesleniyor.

Sample image

Yalçın Çetinkaya / Yeni Şafak / 16 Ekim 2011, Pazar

Farkında mısınız bilmiyorum ama İstanbul'da ciddî bir değişim yaşanıyor. Önemli sayılabilecek ve takdir edilecek bazı altyapı hizmetlerinin yanında, bir türlü anlam veremediğimiz korkunç bir betonlaşmaya doğru gidiyor bu güzelim şehir ve hızla İstanbul olmaktan uzaklaşıyor, Allah'ın adeta dünyada sadece bu şehre bağışladığı tabii silüeti de yavaş yavaş yok oluyor. Nedim'in, Sinan'ın, Itrî'nin, Tanpınar'ın İstanbul'u olmaktan çıkıyor, kültür ve medeniyetler şehri olma özelliklerini, birkaç ana merkez dışında yavaş yavaş kaybediyor, "minareler şehri"nin o güzelim kalem gibi minareleri, hızla yükselen binaların yanında küçük kalmaya başlıyor. Fatih ya da Süleymaniye camilerinin minarelerinden, Beyazıt Yangın Kulesi'nden baktığınızda, uçsuz bucaksız bir "İstanbul ufku" yerine Şişli, Mecidiyeköy, Levent, Maslak, Kadıköy, Topkapı, İkitelli, Zeytinburnu ufkunda alabildiğine yükselen şekilsiz binalar görüyorsunuz. (Maslak'ta bir sitenin adı, Manhattan'dan mülhem "Mashattan" konulmuş. Güler misiniz ağlar mısınız bu duruma? Ancak şu bir gerçek ki, Mashattan ismi, İstanbul'u ne yöne doğru ve hangi şehrin örnek alınarak değiştirilmeye çalışıldığını göstermesi bakımından önemli.) Sanki birileri New York'a, Tokyo'ya, Singapur'a özeniyor ve ısrarla ruhunu kaybetmiş bu gökdelenler şehrine benzetmeye çalışıyor İstanbul'u. Zavallı İstanbul'un bu durumu sanki, eski Türk filmlerinde tecavüze uğrayan genç kızın "alçak... bedenime sahip olabilirsin ama, ruhuma asla" diye çığlık attığı sahneleri hatırlatıyor. Zaten adama genç kızın bedeni lâzım, ruhunu ne yapsın! Fakat şehirlerin de bir ruhu var. İstanbul'a mütecâviz bir şekilde yapılan bu muamele ile sadece şehrin bedeni elden gitmiyor... Ruhu da elden gidiyor aslında. Gidin bakın bakalım gökdelenler altında yok olmuş ya da gökdelenlerle varolmuş New York, Tokyo gibi şehirlere, ruhundan eser kalmış mı! Ama esas olan şu ki, galiba insan ruhsuzlaştıkça şehirler de ruhsuzlaşıyor!

İstanbul'un da, 17 Ağustos depreminden sonra gündeme gelen kentsel dönüşüm politika ve uygulamaları ile birlikte şehirde, şehrin tabiatına uygun olmayan abartılı bir vertikalleşme (dikeyleşme) başladığını söyleyebilirim. Bir kere bu vertikal dönüşüm, mimarisinden müziğine horizontal (yatay) olan, daha yuvarlak hatlara sahip bir kültür ve medeniyetin merkezi olmuş bir şehrin tabiatına uygun bir dönüşüm değil. Bu dikeyleşmeye, merhum Turgut Cansever'in de karşı çıktığını hatırlıyorum, fakat bu bilge mimar bile ne yazık ki bu bir tür "sonradan görme ve tabii olmayan, İstanbul'a da zarar verecek olan değişim"i engelleyememişti. İstanbul adına üzüldüğüm konu şu: Evet, İstanbul'a CHP'nin tek parti iktidarlığı döneminde zarar verildiğini, eski dokunun harâb edildiğini biliyoruz ve bunu, bir kültür ve medeniyet değişimini hedefleyen CHP zihniyetinin, müzikten mimariye ve bütün sanatlarla birlikte toplumsal hayatı da batıya benzetmek için gerçekleştirdiğini ileri sürüp, "bu zihniyetten de zaten bu beklenirdi" diyerek bir nebze de olsa teselli buluyoruz. Fakat İstanbul'da, bu şehrin tabiatına uygun olmayan son yıllardaki vertikal değişime, bu şehre âşık olanların engel olmaması insanın içini fena halde acıtıyor. Ve bu manzarayı görüp de canı acıyan insan merak edip şu soruyu soruyor: "Acaba bu İstanbul gerçekten bizim mi? Eğer bizimse, o halde biz kimiz? Bu Mimar Sinan'ı, bu Itrî'yi kim yetiştirdi?"

Meselâ Unkapanı köprüsünün yanına inşâ edilmekte olan ve Süleymaniye-Haliç-Perşembepazarı-Azapkapı-Şişhane hattını bağlayacak olan ve bana göre hiçbir estetik özelliği olmayan tuhaf köprüye nasıl izin verilebiliyor? Zevk u selîm sahibi bir insan, İstanbul'u İstanbul yapan bu bölgeye, zaten çirkinlikleri ile büyük zarar veren Galata ve Unkapanı köprüleri varken, nasıl bir tanesine daha izin verebiliyor? Bunun yanı sıra, İstanbul'da boş bulunan ne kadar arazi varsa büyük inşaat şirketleri, geleneksel Türk mimarisine ve yaşama biçimine hiç uymayan, hiçbir mimarî estetiği olmayan tuhaf tuhaf siteler konduruyorlar. Belki yeşil alana, ormana dönüştürülebilecek bu güzelim boş araziler, görkemli ama çirkin binalarla dolup taşıyor. Bu sitelerin yanına bir de Süleymaniye Camii'nin kopyası konduruluyor, iş tamamlanıyor. İstanbul, zenginlerin görgüsüzlüklerine, açgözlülüklerine, doyumsuzluklarına, bitmek tükenmek bilmeyen kazanma hırslarına nasıl ve hangi hakla kurban edilebiliyor? Ve daha İstanbul'da saymakla bitmeyecek bir yığın çirkin yapılaşmaya, vertikal değişime nasıl göz yumulabiliyor? Ve eğer İstanbul sevgisi böyle tezahür ediyorsa, İstanbul sevgisizliği ya da İstanbul nefreti acaba nasıl bir şeydir ve nasıl tezahür edecektir?

İstanbul'un, çok değil 20-30 yıl sonra nasıl tanınmaz hâle geleceğini ve bir gökdelenler şehri olacağını tahmin etmek zor değil. İstanbul, Osmanlı-İslâm medeniyetinin şehircilik zevk ve estetiğinin de merkezidir ve bu şehre estetik yoksunu mimar ve mühendislerin, tasarımcıların elinin değmesini behemehal önlemek gerekmektedir. Yoksa bu güzel şehir imdâd ederek "ucûbeler" şehri haline gelmektedir. hengini, mûsikîsini kaybetmektedir! Ortada bir zevksizlik var... Güzel İstanbul bu zevksizliğin göz göre göre kurbanı oluyor! Hacı Arif Bey yüzotuz yıl öncesinden "yetiş ey gamze yetiş imdâde" diye nihâvend makâmında sesleniyor!

 

Kaynak : Yeni Şafak

Bu site sivil inisiyatifle kurulmuştur. Herhangi bir tüzel kişiliği yoktur.
Gökdelenler yıkılana kadar yayında kalacaktır.

platforma destek öneri ve irtibat için
ePosta: Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir.