İstanbul Sahipsiz Değil

Sıradan hayatı öldürmek...

Sample image

Ferhat KENTEL / Taraf / 1 Ekim 2011, Cumartesi

Akademik yıl başladı. Öğrencilerle tekrar buluştuk. Her sene olduğu gibi, her zaman olduğu gibi, farklı birikimlere, başka bir kuşak olmanın getirdiği farklı tecrübelere sahip olan genç insanların katkılarıyla tazelenen, yeniden nefes alan bir düşünme sürecine girdik. Ders “Gündelik hayat sosyolojisi”... Daha ilk ders ve zihnimiz onlarca soruyla dörtnala koşmaya başlıyor... En sıradan görünenin arkasında ne tür iktidar ilişkileri, nasıl bir insanî birikim ve hafıza var? En bilindik dediğimiz davranışlarımızın, pratiklerimizin arkasında, aslında kendimize yabancılaştığımız nasıl bir ezberleme süreci var? “Büyük” meselelerin yanında “incelemeye” tenezzül edilmeyen, karanlıkta kalmış, mevzular ne kadar önemli? Hangisi daha önemli? Açıkça zor kullanarak sağlanmaya çalışılan düzen mi, çok daha incelikli iktidar teknolojileriyle sağlanan rıza ve uyum mu? Hangisine karşı gösterilen tepki ve direniş, insanın kendisine yabancılaşmasını azaltabilecek bir güce sahip? Hepimizin kendimize göre cevaplarımız var. Bazı cevaplarımızdan çok eminiz, bazıları yarım yamalak... Peki, dersin göreli olarak korunaklı ve rahat havasının dışında, ya da kendi cemaatlerimizin dışında; dışarıda ne kadar soru soruyoruz? Soru mu soruyoruz yoksa hep “çok bildiğimizden” ne kadar emin olduğumuzu mu ispat etmeye çalışıyoruz? “Her şey görelidir” deyip, işin içinden çıkmak gibi bir niyetim asla yok. Tabii ki bir yerlerde insanlar sapır sapır öldürülürken, gündelik hayatımızdaki iktidar ilişkilerinin sakladıklarıyla uğraşmak bir “entelektüel züppelik”ten başka bir şey olmaz... Ancak, insanları asit kuyularında, ıssız yol kenarlarında yok edenlerin, her türlü işkenceyi adeta “meslek icabı” ya da “vatan-millet (ve de çıkar) icabı” yapanların beslendikleri “daha küçük hayatlar” var. Bu küçük hayatlarda örtülmüş olan başka “büyük meseleler” var. “Çok önemli” bir davayı sürdürmek için sivil insanları öldürmeye kadar giden, açıkçası “terör” yapanların da küçük hayatlarında örttükleri başka “büyük meseleler” var... Son günlerde Türk’üyle Kürt’üyle “Yeter artık! Kimse benim adıma öldürmesin!” diyen çığlıklara rağmen, vatan sathında “ille de savaş!” diyenlerin gürültüsü kulaklarımızı sağır ediyor, beynimizi esir alıyor. Ve evet, tabii ki, ortalıkta kan kokusu bu kadar yoğunken, ölüm ve hayat ikilemi burnumuzun dibine bu kadar girmişken, “bir dakika! başka bir şeyleri kaçırıyorsunuz!” demek pek kolay değil... Ama peki, “hayat ve ölüm ikilemi” ya başka bir yerden, başka yerlerden neşet ediyorsa? Mesela öldürmeye bu kadar meraklı olmayı ve hayat denen o eşsiz sanatı, o uçsuz bucaksız derinliği ve karmaşıklığı basitleştirmeyi hemen yanı başımızda ne varsa yok etme kolaylığından öğrenmiş olmayalım? Mesela inanılmaz bir arsızlık ve insafsızlık içinde şehirlerimizi beton kulelerle iğfal edenler... Ve bu kulelere bakıp, “ne kadar da kalkındık!” diye gurur duyanlar... “Vatan sevgisi” konusunda, “muhafazakârlık” konusunda mangalda kül bırakmayıp, elde muhafaza edilecek ne vatan ne de doğa bırakanlar ve buna sessiz kalan bizim “sıradanlığımız”, “küçük hayatlarımız”... O kuleleri diktikçe, yani “kalkındıkça”, yani “dikildikçe”, yani “diklendikçe”, dikili bir ağacımız kalmadıkça, ne geçmişimiz, ne gelenek, ne hafıza, ne de o çok övünülen “ahlaki değerlerimiz” kalıyor. O “gökkafesler”, “bilmem ne towerlar” vasıtasıyla ve hayatımıza giren “kule gibi” iddialı söylemlerimiz ve kibrimizle tevazuumuzu kaybediyoruz, her şeyi en iyi bizim bildiğimizi, en önemli meselenin “bizim meselemiz” olduğunu, çatık kaşlarla, tespih çeker gibi tekrarlayıp duruyoruz Sadece Kandil dağını bombalamıyoruz; dağlardaki militanları (“gerillaları”, “teröristleri”...) öldürmüyoruz... Sadece baş düşmanımız TeCe devletine savaş açmakla; sadece Akepe hükümetini “geriletmekle” kalmıyoruz... Her şeyi öldürüyoruz... Sıradanlığımızın içindeki hayatı öldürüyoruz... Sıradanlığımız öldükçe, öldürmeyi, “öldür” komutunu öğreniyoruz. Ve artık İstanbul’a Üsküdar’dan baktığımız zaman, Ayasofya’yı Sultanahmet’i, Süleymaniye’yi, Topkapı Sarayı’nı görmüyoruz... Uçsuz bucaksız beton tarlalarından yükselen kulelerin minarelere karıştığı zavallı bir İstanbul görüyoruz... Ve gazetelerin, TV’lerde haberlerin köşelerine bazı haberler “küçük” haberler şeklinde sıkışıyor... Akıttığımız zehirlerle, Ergene Ovası’nı, Büyük Menderes’i, en süper otoyolu döşediğimiz Karadeniz’in Rize şehrini öldürmüş olduğumuzu öğreniyoruz... Sıradan hayatlarımız zehirleniyor, başka bir şeyi anlatacak ne dilimiz ne gücümüz kalıyor ve “öldürmek en iyi bildiğimiz şey” haline geliyor...

Bu site sivil inisiyatifle kurulmuştur. Herhangi bir tüzel kişiliği yoktur.
Gökdelenler yıkılana kadar yayında kalacaktır.

platforma destek öneri ve irtibat için
ePosta: Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir.